Durum Bundan İbaret

Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift suna beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki gönül uslanır

Maya, Erzurum yöresi

Benim memleketimde soğuk kış günlerinin sabahında annelere çok iş düşer. Herkesten önce sıcak yataklarından sıyrılır, hırkalarını, çoraplarını giyer, sobanın başına geçerler. Geceden kalan küller temizlenir. Yeni odun, kömür yerleştirilir. Sobanın kalbine bir çıra konur ve üflenir. Bu nefes sadece ateşi harlamaz, canı çekilmiş evlere de can verir.

Bizim evimizde soba, ağabeyimle benim yattığım odada yanardı. Annemlerin yatak odasıyla aramızda, boydan boya bir “yüklük” vardı. Aynı yüklük, annemlerin odasında da vardı. Her iki tarafın dolap kapaklarını açtığınızda, iki odanın arasını da açmış olurdunuz. Annem sobayı yakar, dolabın bir kanadını iki taraflı açardı. Babam da beni kaptığı gibi, odalarına götürür, annemden kalan ılık boşluğa yatırırdı. Kahvaltı hazırlanana kadar orada kalırdım.

Henüz okula gitmediğim, babamın “arı, balı, peteği” olduğum zamanlardı. Sabahları yatakta bu şarkıyı söyletirdi bana. 70’lerin başı. Yeni çıkmış olmalı.

Saatleri okumayı o yatakta öğrendim. Babam çalar saati alır, ileri geri ayarlar, “saat kaç?” diye sorardı. Sonra… İlk coğrafya derslerimi de orada aldım. Kaç ilimiz var, hangi il, hangi bölgede, akarsular, göller, şeker fabrikaları…

“Hakkâri şehir merkezinin adı?”

“Çölemerik!”

“Ağrı?”

“Karaköse!”

“Şeker fabrikalarımız?”

“Uşak, Alpullu, Eskişehir, Turhal…”

“On yedi nerenin plakası?”

“Çanakkale!”

“Kırk üç?”

“Kütahya!”

Hâlâ ara sıra bu bilgileri içimden tekrar ettiğimi fark ederim ve hâlâ telefon numaralarını, kart şifrelerini bu numaralarla kodlarım zihnime.

Sobanın üzerinde kızaran ekmeğin kokusu, kalkmamız gerektiğinin işaretiydi. Sıklıkla kahvaltı sofrasında tekrarlanan bir olay vardı. Annem, yumurta pişirdiği günler, hoşlanmadığı halde kendine de pişirirdi. Çünkü ben yumurtayı çok severdim. Annemin yumurtasını almaya yeltenince babam: “Hayır, herkes hakkına razı olacak.” derdi. Arkadaşlarımın hatıralarındaki babalar hep, yemeyip yediren, giymeyip giydiren babalardı. Babam içinse, hakkına razı olmak, mühim bir “mesele”ydi. Yumurta yemesem de olurdu, asıl hak yememem gerekiyordu.

“Müstamelci” Bekir amcamın bahçesinde bir kuyu vardı. Ağzında kapak falan olmayan, içine baktığında, yaşlı, dişsiz bir ağız hissi veren, karanlık bir kuyu. Yazın sıcağında üzerine eğildiğinde, serin serin yüzüne gülerdi insanın. İnşaat demirlerinden yapılmış, üstünkörü basamaklarla inilirdi aşağıya. Bahçeye gittiğimizde soluğu bu kuyunun başında alırdım. Hayatta en çok istediğim şey, o kuyuya inmek, bir kez olsun parmaklarımla suya dokunmaktı. Birkaç kez teşebbüs ettim. Bir iki basamak da indim aslında, ama korkum merakımı yendi ve hemen çıktım.

Ağustos böceklerinin veryansın ettiği, tarifsiz sıcak bir gün bahçeye gittik. Herkese şöyle bir göründükten sonra, soluğu yine kuyunun başında aldım. Karanlıktan gelen serinlik öyle baştan çıkarıcıydı ki. Hiç tereddüt etmeden arkamı döndüm, ilk basamağa ayağımı koydum. Kesin kararımı vermiştim. Bugün kuyunun dibine inecek, elimi suya dokunduracaktım. Tüm bedenimle içeri girip, başımı kaldırdığımda, kuyunun ağzıyla sınırlı gökyüzünü gördüm. Çok korktum. Kendimi dışarı atmak için yekindim. O an, gördüğüm maviliğin üzerine babamın sureti düştü. Kızacak sandım. Daha da korktum. “İn!” dedi. Ceza veriyor diye düşündüm. Neler dediğimi hatırlamıyorum, ama herhalde ilk kez yaptığımı, bir daha yapmayacağımı filan söylemişimdir. “İn!” dedi.

Lütfen fotoğrafa, benim öznel kameramdan bir bakın. Küçük bir kız çocuğu. Bir kuyunun ağzında, ayağının biri bir basamakta, elleri diğer basamakta duruyor. Tepesinde kuyunun ağzı kadar mavilik ve maviliğin içinden eğilmiş, küçük kıza bakan bir adam. Bir baba. Bu bir film karesi olsa, baba hemen elini uzatır ve tek hamlede küçük kızı yukarı çeker. Sarılırlar. Baba, çocuğun iyi olup olmadığını kontrol eder, filan… Benim babam, “in” diyor. İnanmaz inanmaz baktım suratına. Bakmışımdır herhalde.

“Korkma in!” dedi. Ne yapmak istediğini gerçekten anlayamadım. Daha başka bir konuşma geçti mi aramızda hatırlamıyorum. Bebekler, düşeceğim hissiyle nasıl yapışırlar insana, öyle yapıştım, buz gibi soğuk ve ıslak demirlere. Basamakların arası, elbette ki bir çocuk için yapılmadığından, ayağımı bir alttaki basamağa koyarken çok fazla esnemem gerekiyordu, fakat öte yandan, parmaklarım da mengene gibi yapıştıkları demiri bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Bana göre, boyumun iki katı esneyerek ve bir yılı aşkın bir sürede bir basamak inerek, karanlığın kalbine doğru gidiyordum. Başımı kaldırıp onu kontrol etmek istediğimde, işte o zaman çok kızıyor:

“Önüne bak!” diye bağırıyordu.

Kuyunun derinliğini bugün bile bilmiyorum. Hiç sormamışım. Asırlar süren bir uğraştan sonra basamaklar bitti. O an “gördüm.” Gördüm, çünkü aşağısı hiç de düşündüğüm gibi zifiri karanlık değildi. Kuyunun çeperlerine çapraz olarak tutturulmuş iki kalası, kalasların üzerindeki motoru, suyu tahliye eden boruyu ve nihayetinde suyu da gördüm. Suya, değil parmaklarımı dokundurmak, inerken bir zürafa kadar uzayan bedenimi tamamen bıraksam bile dokunamazdım; o kadar aşağıdaydı. İşin bu kısmı hayal kırıklığı olsa da zaferimi gölgeleyemedi.

“İndim!” diye bağırdım, gözlerim aşağıda.

“Tamam. Çık şimdi.” Çıktım. Yine bu bir film karesi olsa, baba, yukarı çıkmayı başaran kızını belinden kavrayıp havalara uçurur, kamera, onların etrafında fırdolayı dönerdi. Çocuk kahkahalarla güler, baba “Başardın! Başardın!” diye bağırırdı. Oysa bizim hikayemizde babam “in” dedi, indim, “çık” dedi, çıktım. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi amcamların yanına gittik. Yok, hiçbir şey olmamış gibi değil aslında. Bir değişiklik olmuş, ağaçların altından yürürken başımı eğmek zorunda kalmıştım. Çünkü başım ağaçların en yüksek dallarına bile değiyordu, o derece büyümüştüm. Ne yazık, babamdan başka kimse fark etmedi.

Sonraki zamanlarda, kimseye görünmeden, defalarca indim kuyuya. Akşehir’in kuru sıcağında, sevinçle karışık, hafif nemli, tatlı bir serinlik duyardım orada. Babamın hediye ettiği bu serinlikte, hayallerim beni büyük denizlere çıkarırdı, Behrengi’nin küçük kara balığı misali.

Böyleydi babam. Yumuşak yerler dururken, bizi sert yerlerde oturtur, yol yürütür, yük taşıtır, çocuk gücümüzü, çocuk sabrımızı zorlardı. “Yapma, çocuk onlar daha” diyene, “ne çocuğu yahu… Ben onların yaşındayken…” diye başlardı.

Gerçekten de onun, bizim yaşımızdayken yaptıklarını bilseydiniz, hak verirdiniz.

Üzerimize güneş doğmamalı, erken kalkmalı, her işe koşturmalı, büyüklerimize kayıtsız koşulsuz saygı duymalı, yanlarında bacak bacak üstüne atmamalı, elimizi pantolon ceplerine sokmamalı, her işten anlamalı, her tür aleti, makineyi ustalıkla kullanmalıydık.

Bana araba kullanmayı babam öğretti. Sadece bana mı? Bu yazıyı okuyan pek çok kişi, içinden “Bana da!” diye geçirecek biliyorum. Ailemizde ve çevremizde kim varsa, direksiyon hocaları babamdır. Yeter ki bir çocuğun ayakları pedala değsin. Öğrencilerini önce boş arazilere götürür, hiç üşenmez, sağa sola koyduğu taşa, çalıya, “bu yaya, bu trafik lambası…” diye rol biçer, sonra da yanına oturur, talimat verirdi:

“Yayanın sağından geç, lamba kırmızıda, köpeğe dikkat et…” Bir kez öğrettikten sonra, hata yaparsan vay haline! Taştan, çalıdan ibaret nesneleri gösterip, “yayayı öldürdün, köpeği ezdin, kaldırıma çıktın…” diye kızar, bağırırdı.

On üç ya da on dört yaşındaydım. Annemle evde otururken, gece saat on civarı babam telefon etti. Yeniköy yakınlarında bir fabrikaya yük getirdiğini, yükün yarın boşaltılacağını, bu yüzden de arabayla gidip onu almam gerektiğini söyledi. “Peki” dedim, ama dediğim andan itibaren heyecandan tir tir titremeye başladım. Hayatımda ilk kez tek başıma araba kullanacaktım. Üstelik gece. Epey bir süre, titremekten, anahtarı kontağa takamadım. Gidene kadar, gece araba kullanmak ne zormuş, her yer ne kadar da karanlık, diye düşündüm. Arabaya biner binmez “farlarını yak” dedi, kızgın bir sesle. Aman Allahım! Neticede, farlarımı yaktım, eve döndük. Ne almaya gittiğimde, ne eve geldiğimizde, ondan en ufak bir övgü duydum. Ellinci kere bunu yapıyormuşum gibi davrandı.

“zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam,

kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi,

gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.”

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş

Küçük bir kızken, yazları biçerdöverle giden babamı beklerdim. Bembeyaz bir adam olan babam, başında kasketi, boynunda yağlığı, kapkara, saçı sakalı birbirine karışmış halde, Robinson Crusoe gibi dönerdi. Yemyeşil kırlarda sıçrayan sarı geyiğiyle John Deere, mavi başaklı New Holland, kırmızı Massey Ferguson ve ille de Claas, çocukluğumun ayrılmaz parçaları olarak, zihnimin bir köşesinde durur. Ve ne zaman yollarda ağır ağır ilerleyen bir biçerdöver görsem, ter, mazot, buğday, başak kokularıyla birlikte aklıma babam gelir, burnumun direği sızlar.

Biçerdöverden, traktörden, annemin tabiriyle “attan, arabadan” anlayan birisini bulduğunda, kimyası değişirdi. Âşıktı bu makinelere, mesleğine. Nasıl olmasın? Hikaye şu; babaannem, babamın “temiz” bir işi olsun istemiş. Annemin dayısı olan, “ısmarlama terzi” Abdullah dayının yanına çırak vermiş. Babamın tek isteği, tamirci olmak. Kaçmış kaçmış gelmiş. Babaannem götürmüş, o kaçmış, o götürmüş, o kaçmış. Sonunda babaannem onu bir ağaca bağlamış:

“Terzi olacağım diyene kadar burada kalacaksın!” demiş. Bir günün sonunda ikisi de inatlarından vazgeçmemişler. En sonunda zavallı Ayşe yengem ikna etmiş de babaannem babamı azat etmiş. Ertesi gün de Uzun Osman’ın tamirhanesinde işe başlamış.

Uzmanlığı, kendi ifadesiyle “Ziraî aletler tamiri”ydi. Biçerdöver, traktör falan. Daha birkaç yıl öncesi, evimizde misafir ettiğimiz İspanyol öğrencinin dedesinin traktörü olduğunu öğrenince, markasını ve model yılını sordu. Kızcağız nereden bilsin, bilmiyor. Uzun uzun tarif ettirdi; rengini, koltuğunu, lastiğini ve “şu marka, şu model; gittiğinde öğren de gel” dedi. Kızcağız İspanya’ya gitti geldi, şaşkın “Dede doğru bildi.” dedi. Üşenmemiş, fotoğraflarını çekmiş getirmiş traktörün.

Bir de insanlar. İnsanlara da âşıktı. Ona, buna, şuna değil, salt insana. Babam için insan “bir”di. Farklı farklı gördüğümüz, o “bir”in değişik “hal”lere bürünmüş suretleriydi. Bir “Nerelisin?” sorusuyla başlattığı sohbetin gittiği yere inanamazdınız. İstanbul’da yaşadığımız dönemlerde, bize geldiğinde, oturduğumuz yere yakın süpermarketlerin servis araçlarına biniyor, gezip geliyordu. Birkaç güne kalmıyor, hem araçların hem sürücülerin şeceresini çıkarıyordu. Babamın tam tersi olan annem, kâh kızıyor, kâh şaşırıyor, bu durumu, babaannemin babama hamileyken, bahçelerinin yakınında konaklayan çingenelerle birlikte yemek yemesine bağlıyordu.

Yokluğun, yoksulluğun, yoksunluğun dilinden çok iyi anlardı. Belki de bu yüzden, daima yoksulun, yoksunun, ezilenin yanında olurdu.

Çocukluğumda birkaç kez, Akşehir’in Perşembe günü kurulan pazarına gittiğini hatırlarım. Sonra kavga dövüş annem devraldı alışveriş işini. Çünkü aldığı şeyler ya çok kötü oluyordu ya da gereğinden fazla alıyordu. Sorunca da “Bunu satan kadın çok yaşlıydı, hepsini alıverdim. Bu adamın tezgahından hiç kimse alışveriş yapmıyordu. Bunun emzikli bebeği vardı…” diye gerekçelerini sıralıyordu. Daha da üzerine gidilirse “Herkes, her şeyin iyisini almaya kalkarsa, bu insanlar bunları kime satacaklar?” diye kızıyordu.

Seneler önce İstanbul’da evde otururken, gece yarısı kapı çaldı, babam geldi. Elinde en büyük boy siyah poşetlerden iki tane.

“Bu ne baba?” dedim.

“İhtiyaç sahiplerine verirsin.” dedi. İki poşet de ağzına kadar, kötü kalite kırtasiye dolu.

“Nereden aldın baba bunları, niye aldın?” dedim. Halkalı’da oturuyorum o dönem. Babam Harem’den geliyor. Vapura binmiş. Yaşlı bir satıcı bunları satıyormuş.

“Gece yarısı olmuş, hâlâ uğraşıyor. Bir Allah’ın kulu da almıyor. Ben alıverdim.” dedi. Bunun gibi yüzlerce hikaye, anlatmakla bitmez. Son dönemlerinde bir basamak daha atlamış ve lokantalardan, ekmek fabrikalarından topladığı bayat ekmekleri ıslatıp, şehrin dışında, kuşları, kedileri, köpekleri besler olmuştu.

Bir bayram sabahı, namaz dönüşü ayağına takılan ağaç kütüğü başkalarına zarar vermesin diye, daha elini bile öptürmeden keseri, testereyi alıp gitmeye kalkınca, evde yine bir krize imza atmıştı.

Defalarca söylediği halde, yoldaki çukurları doldurmayan belediyeye kızmış, bana uzun uzun hesaplatmıştı, kendi imkânlarıyla yapmak isterse, kaç para harcaması gerektiğini.

Bir gün salonumuzun penceresinden bakıyorum Gidiş gelişli asfalt yol dururken, evin karşısında bahçelere giden toprak yoldan babamın koca kamyonuyla, tozu dumana katarak geldiğini gördüm. Niye oradan geldiğini sordum. Bir sebep söylemedi. Israr ettim. Kendine borcu olan ve durumu olmadığı için ödeyemediğini bildiği bir arkadaşının dükkânının önünden geçmemek için o yoldan geldiğini söyledi.

Bir yerde durmak, sonlandırmak istiyorum, ama zihnim müsaade etmiyor, bombardımanı sürdürüyor. Bundan daha doğal bir şey yok. Bir çocuğun, babasına dair, anlatacak o kadar çok şeyi var ki…

Büyüdüm sonra. Çatışma başladı ve ben babamı beklememeye başladım. Hatta hiç gelmese de olurdu. Sürekli kavga ediyorduk. Benden istediği her şey boş, gereksiz ve saçmaydı. Benim ondan öğrenecek bir şeyim yoktu. İstiyorsa ben bildiklerimi ona öğretebilirdim. Çünkü ondan çok şey biliyordum.

Sonra biraz daha büyüdüm. Kendimi sıklıkla, o “gelmesin” dediğim adamı beklerken buldum. Bir yoğun bakım ünitesinde ya da hasta yatağında uyansın diye, felç geçirdiğinde, bir adım atsın, bir kelime söylesin diye, düşüp kalçasını kırdığında, ayağa kalksın diye. Gideceğini bile bile gitmesin diye.

Daha kirazlar olmamıştı gittiğinde. Olmak üzereydi ama. Aylardan Mayıs’tı. Bugündü. Arif Mat benim babamdı. 1939’da doğdu, 2016’da öldü. Çok çalıştı. Çok yoruldu. İyi adamdı. Çok iyi adamdı.

Bilinsin.

Durum bundan ibaret.

Münih, 28 Mayıs 2017

Takvim yaprağındaki şiir:

Köroğlu der övündüğüm

Taşlar alıp dövündüğüm

Arka verip sığındığım

Koca çınar yerinde mi?

 

Fotoğraf Mustafa Taşkın’a aittir.

http://mustafataskin.weebly.com/

32 thoughts on “Durum Bundan İbaret

  1. Koca cinar hep yerinde ve oyle de kalacak. Kimse yerinden oynatamaz, zira hic kocamayan sevgisi koca cinar’in kokleri! Gercekten de “durum bundan ibaret”. Cok ozledik ve hep ozleyecegiz.

  2. Böylece hayat bir gün son buluyor
    Geriye sadece hikayeler kalıyor.
    Yıllarca beraber çok vakit geçirdik kırılmadan, dökülmeden hep birlikte
    yattğı yerde huzur bulsun.

    1. Son mu, bir başka başlangıç mı bilmiyorum. İkincisine inanmak istiyorum. Sen de onun kızıydın Muhsine. Çok sağ ol.

  3. Anlattığın o oda yı yaşadım,okuduğum her satırı yudum yudum içtimve için için ağladım,kara gözlüm, güzel kalplim, can kuzum devam et

  4. Sevgili Nigar,sen inanılmazsın. Bu kadar güzel anlatılamazdı. Hakikaten durum bundan ibaret…

    1. Yadigâr, “durum bundan ibaret” sözü, babamın en sık kullandığı sözlerdendi. Bu yüzden yazının adı olarak seçtim. Çok teşekkür ederim.

  5. Sevgili Nigar, ne iyi olmuş ta seninle Facebook arkadaşı olmuşum! Yoksa yazdıklarını okuyamayacaktım. Diğer öykülerini de çok beğenmiştim, Babanı anlattığın çok özel tabii… Saygıdan mı nedir, babalar ve hatta anneler biraz dokunulmaz gibi değil mi? Halbuki sen dokunmuşsun, çok da iyi etmişsin. Seni şahsen tanıyıp, uzun saatler konuşmak isterdim…

    1. Ayfer Hanım, ben de sizin yazılarınızı, mesajlarınızı kaçırmamaya çalışıyorum. Birkaç sebepten tarzınızı çok seviyorum. İçtenliğiniz, yapıcılığınız, birikiminizle doğru orantılı alçakgönüllülüğünüz ve öğrenme açlığınız.
      Belli mi olur, umulmayan bir zaman ve mekânda yollarımız kesişiverir.
      İçten sevgiler.

  6. Sevgili Nigar ne güzel anlatmışsın. Nurlar için de olsun. Her kelimen,her cümlen beni de aldı götürdü. O güzel babanı ve tüm aileni tanımak benim için bir ayrıcalıktır. Esenlikler dilerim.

    1. Şahin ağabey, sizler babamın gençlik iksirleriydiniz. Her ne kadar yaşım sizlerden küçükse de, varlığınız onun bana emanetidir.
      Candan sevgilerimle.

  7. Nigarcım, çok beğendim, babanı da çok sevdim, nur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin.

  8. Kötü uyandığım bir Pazartesi günü yeni yazıyı görünce hemen kahvemi alıp okumaya başladım. Her yazdığında ve her okuduğumda olduğu gibi içim eriyor. Kendimi ya birşeyleri sorgularken ya göz pınarlarıma biriken yaşı tutmaya çalışırken, ya da boğazım düğüm düğüm buluyorum. Babacığın nur içinde yatsın Nigar.

    Sen çok yaşa.

    1. Fatoş sen de çok yaşa! İçten, candan yorumların için teşekkür ederim. Beni çok yüreklendiriyor.
      Sıkı sıkı sarılıyorum.

  9. Eline ,yüreğine, kalemine sağlık arkadaşım . Ne güzel anlatmışsın babacığını.Mekanı cennet olsun.Sevgiler😍

    1. Çok teşekkür ederim Hatice. Senin babacığının da öyle. Dükkânının önünden geçerken, anarım onu daima.

  10. Nigar, duygu yogunlugu yasatan bir yazi, kah güldüm kah gözlerim doldu…Eline kalemine sağlık.

  11. Nigarcığım, Arif eniştem pozitif enerji dolu bir insandı ve etrafında olan kim varsa bu pozitif enerjiden etkilenirdi. Bu pozitif enerjisinin kaynağı da bence her konuya olan zihinsel merakıydı; öğrenmeye çok meraklıydı. Yazında bunu çok güzel yansıtmışsın. Öpüyorum seni canım kuzenim.

    1. Ergün, canım, hemen her yaz birlikte yaşadık o günleri. Özlem büyük. Ben de seni öpüyorum.

  12. Gözlerimden pıtır pıtır akan yaşlar durmuyor. Ne güzel bir adammış babanız. Aziz hatırası önünde saygıyla ve sevgiyle eğiliyorum.

  13. …daldirip coook eski güzelliklere heyecanlandiran gerceklere götürdü beni ,cok cabuk okudum,bir daha okumam lazim..tekrak yazmam lazim.. sagol ..sagol..sagol
    Aydin

  14. Nigarcım ne güzel bir yazıyla anmışsın sevgili babacığını, bu dünyada böyle güzel insanların da yaşamış olduğunu öğrenmek umutlandırıyor insanı, mekanı cennet olsun, huzur içinde yatsın.

    1. Sevgili Ebru, belki de babam sebeptir, karşıma -senin gibi- hep güzel insanların çıkmasına.
      İçten sevgilerimle.

  15. Sevgili Nigar, baban senin çocukluğun süresince dürüstlüğü ,dobralığı, yardımseverliği, merhameti ve sevgiyi adeta senin yüreğine kazımış , sen de bu içten anlatımınla başkalarının yüreklerinde ona yer açıyorsun… Rahat uyu Arif amca , yattığın yerde sana sevgilerini gönderen çoğalıyor…

    1. Sevgili Cemal, bu saydıklarının dışında babamın en saygı duyduğu şey çalışmak, çalışkan insanlar, alın teri ve emekti. Seni tanısaydı, emin ol çok severdi.
      Babam adına sağ ol.

  16. Çok yakından tanıyamadığım fakat bende ki etkisi aynen hikâyende çizdiğin resimdir.’Hoş bir sada’dır ardında bıraktığı.Ruhu şad olsun

    1. Başka bir sevgili babaya da “Zülüf dökülmüş yüze” türküsünü gönderelim. Onun da ruhu şad olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s