Gece Treni

yol

Çelik rayların üzerinde gecenin derinliklerine doğru gidiyoruz. Beyaz bir ayyıldız ve kendi suretim eşlik ediyor bana. Hava buz gibi. İşin içine metalin soğukluğu da girince ürperiyorum. Demiryolunun iki yanında hayatlar. Gürültüyle ortalarından geçiyoruz. Evlerden taşan sarı ışıklar geceyi aydınlatıyor, içimi ısıtıyor.

gece-treni

Sağda karanlık Marmara Denizi, yükselen evlerin arasında bir görünüp bir yitiyor. Bir lokanta mutfağı, bilgisayar başında bir adam, pencerenin önünde ayakta genç bir kadın, başını camdan çıkarmış sigara içen bir adam… Biraz daha uzun kalsa kareler, her şeyi, herkesi görebilsem. Ceplerimde küçük taşlar olsa, atsam camlarına. İrkilip bakınca benden yana, gülsem, el sallasam. Onlar şaşakalsa, ben daha da çok gülsem.

Çocuk parkı. Yalnız, ıslak.

Yolcu almak için durduğumuz istasyonlarda, onca vakit varken diyeceklerini dememiş, şimdi camlar arkasından ağızlarını burunlarını eğip bükerek, ellerini, gözlerini koca koca açarak bir şeyler anlatmaya çalışan insanlar.

Birazdan tek tek sönecek lambalar. Mutsuz, düşünceli, yorgun, ümitsiz insanlar soğuk yataklarına girecekler. Hep başka bir yerde olmayı ümit ederek uyumaya çalışacaklar.  Yanlarında ya da bitişik odada uyuyanların yerinde başkalarını hayal ederek. Döne döne, sıkıntıyla uyuyacaklar. Sonra bir bir yanacak lambalar. Önce namaz kılacaklar uyanacak. Sonra hastalar. Sırasıyla, acıkan bebekler, bebeğini emzirecek anneler, çişi gelenler, işe gidecekler… Sıkıntıyla uyuyanlar uyanmak istemeyecekler ama bedenlerine söz geçiremeyecekler. Gözlerini sıka sıka uyumaya çalışacaklar. Sonunda yorgun düşüp uyanacaklar.

Bir sevişenler uyanmayacak. Derin derin uyuyacaklar birbirlerine sarılarak.

Ve sonunda sabah kimseyi ayırt etmeden herkes için gelecek.

uyuyan-yolcu

Ara istasyonlarda bir telaş bir telaş. Trene binilecek, koltuk dolu mu boş mu kontrol edilecek, çanta, bavul yerleştirilecek… Hayır, yolcu zaten telaşlı, bir de uğurlamaya gelen biniyor trene, güya yardım edecek ama tren kalkmadan inmesi gerektiği için yolcunun telaşını artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu istasyonlardan birinde, bindiği taksinin şoförü tarafından dolandırıldığını iddia eden gürültücü bir kadın biniyor. Ayakkabılarını takside unutmuş, ağlıyor. Ayakkabı hikaye; sanki başka bir derdi var da ona ağlıyor gibi.

Barış Bıçakçı’ nın Sinek Isırıklarının Müellifi kitabını okuyorum.

“Keder hep en olmadık yere gizlenir.”

İki görevli konuşuyor:

“Vay be, bu benim son tren seferim…”

Kimi demiryolcuların son seferine şahitlik ediyoruz. Ne hüzünlü bir laf “son sefer”.

“Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur. Siz dalgaların arasında boğuşurken edebiyatçılar kıyıda güneşlenip matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi Güney Amerikalılar beceriyor bu işi. “

“Kuruyemiş var mı?” diye soruyorum. Yemek vagonundayim. “Yok” diyor görevli, “çerez var”.

“Kitapları bitirdiğinde olan şey yine oldu: Akvaryumunun suyu değişti.”

Karşı tarafta bekleyen trende bir vagonun kapısı açılıyor. Görüntü bir film karesi gibi uzanıyor zihnime. Aralanmış kırmızı, kıpkırmızı bir kapıdan uzanan irice bir erkek eli, yanan bir sigara ve soğukta asılı dumanlar.

Adını bilmediğim bu küçük istasyonda gece demeden, ayaz demeden coşkuyla öten kuş, ne büyük saygıyı hak ediyor…

Toprağa çizilmiş rayların üzerinden, yeri göğü zangır zangır titreterek geçiyoruz. Toprak, ayaklarını çekmiş karnına, çenesi dizlerinde uyuyor. Toprak, iyice kıvrılmış, patileriyle gözlerini kapatmış, sobanın arkasında uyuyan bir kedi gibi uyuyor.  Toprak, kaldırımda dertop olmuş bir sokak köpeği gibi uyuyor.

“Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.”

Donuk sarı renkli dere, içindeki minik kıpırtılarla bozkıra hayatı çiziyor.

“Kütahya garında inecek yolculaaar! Gara gelmek üzereyiiiz. Ga-ra gelmek üzereyiz…”

Müthiş soğuk bir gecenin sabahında, Kütahya’ nın zevksiz çinilerle kaplı garında bekleşen insanlar bir hışımla dalıyorlar trene. İçerdeki sıcak, önce açıkta kalan yerlerini ince bir tül gibi yalıyor. Sonra üşümüş bedenlerini bir baştan bir başa geçiyor. Ürpertiyor.

Bu sırada dışarıda beyaz giderek parlaklığını artırıyor. Artık soğuk, metal keskinliğinde olmalı.

Hava aydınlanmaya yüz tutunca, ilk önce yaşlı mideler acıkıyor. Naylon torbada az tulum peyniri, ev ekmeği. Ekmekten bir parça koparılıp ağza atılıyor, mahcup. Tulum peyniri üç parmağın arasına sıkıştırılıyor. Ve o da hop… Kimbilir ne lezzetli.

Kucaklarında yumuşacık pembe bir battaniye içinde bebekleriyle genç bir çift biniyor. Pembe bohçayı koltuğa yerleştirip kafasına rastlayan kısmı açtıklarında görüyorum bebeği. Sıcacık evlerinde ne kadar güveniyorsa anne babasına, istasyonun ayazında da o kadar güvenmiş ve uyumaya devam etmiş belli ki.

Uzun kavakların, çıplak dallarının üzerindeki kuşsuz yuvalar yalnızlığı anlatıyor.

raylar-flu

Ağaran günle birlikte köpekler koşturuyor. Şehirdekilere benzemiyorlar. Kendilerinden emin koşuyor, kararlılıkla duruyor, coşkuyla havlıyorlar. Kuyruklar hep havada.

1775. Sokak. Sokaklara verecek bir isminiz bile yok mu? Nasıl mutlu olunur buralarda? Soğuk, itici, loş ve boş sokaklar, insanda arkasına bakmadan kaçma isteği uyandırıyor.

Afyon’ dan binenler, giysilerinin üzerine yapışmış soğuktan  payımıza düşeni dağıtarak geçiyorlar yanımızdan.

“Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi, durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da.”

Yol bitmeye yüz tutmuşken iyice uyku bastırıyor. Kararlıyım, dağlarımı görmeden uyumayacağım.

kis-daglar

İşte! Kimi tepelerinin üzerinde sevinçli güneş parçacıkları, memleketimin dağları yükselmeye başlıyor ufukta. Uzun uzun seyrediyorum. Gözlerim yanıyor artık. Manzarayı ileride sekip duran bir çift saksağana emanet edip gözlerimi kapatıyorum. Kırmızılar üşüşüyor içime.

“Trenler insanı şair yapar.” diyor Kenan.

 

29 Ocak 2012

İstanbul-Akşehir arası tren yolculuğu

 

Fotoğraflar için Ayşe Keskalan’a teşekkür ederim.

İmzasız fotoğrafları cargocollective.com’dan aldım. Ne yazık sahiplerine ulaşamadım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6 thoughts on “Gece Treni

  1. Harika bir yazı olmuş! Kenan çok haklı ama sadece şair değil yazar da yapıyormuş. İyi bir yazar iyi bir gözlemcidir ve Nigar’cım sen de çok iyi bir gözlemcisin.

  2. Metalin soğukluğundan insanın içini ısıtan bir hikaye, kalpten kalbe akan. Hele yine o beni sarsan ve yazıya damgasını koyan ifadelerin:
    “Toprak, ayaklarını çekmiş karnına, çenesi dizlerinde uyuyor. Toprak, iyice kıvrılmış, patileriyle gözlerini kapatmış, sobanın arkasında uyuyan bir kedi gibi uyuyor. Toprak, kaldırımda dertop olmuş bir sokak köpeği gibi uyuyor.”…

    1. Sağ ol Metin. Açıkcası benim de en sevdiğim yazılardan. İlk fırsatta ben de senin yazılarını okuyacağım. Sevgiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s