Bir Çay Süzgecinin Düşündürdükleri – 2

Boğaziçi’nde Yanni ve Mehmet
Oturur yan yana akşamları
Ağlar Yanni
Ve Mehmet içerek söyler şarkısını:

Ben Türk’üm sen Rum
Ben de halkım sen de halk
Senin inancın İsa benimki Allah
Ama ikimize de düşen ah ile vah

Biraz sevgi ve biraz şarapla
Sen de sarhoş olursun, ben de
Al iç tasımdan
Dostum ve kardeşim

Hatırlarsanız, aynı başlıklı yazımın birinci bölümünde, şu ya da bu sebeple bir arada yaşamak durumunda olan, farklı kültürlerden insanların ve bu insanların ait oldukları kültürlerin etkileşiminden söz etmiştik. Geldiğimiz son nokta, dönerin, iki farklı kültürün sağlıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkan, son derece işlevsel bir kültürel öge olduğuydu.

Kültür ögesi dediğiniz zaman, neler girmez ki işin içine… Konuştuğunuz dilden başlayın, tarihiniz, sanatınız, gelenek-görenekleriniz…

Biz Türkler, geleneklerimiz içinde en çok misafirperverliğimizle övünürüz. Pişirdiğimiz yemeği bir avuç daha fazla pişiririz ki n’olur n’olmaz, misafir gelebilir. “Tanrı misafiri” vardır, “davetsiz misafir” vardır. Bizde misafir kısmetiyle gelir, umduğunu değil bulduğunu yer ve ev sahibinin kuzusudur.

Misafirperverliğimizle atbaşı giden bir diğer özelliğimiz de komşuluğumuzdur. İyi kötü biliyorum, Avrupalı insanın misafir anlayışı da komşuluk anlayışı da bizden farklı, ama iyi niyetli ve azimliyim; komşuluğumu ve misafirperverliğimi göstereceğim.

Geçen yazımda anlattığım ikinci evimiz vardı ya, hani şu İspanyol Hanımla, Alman Beyin evi. İşte o evin üst katında dünya tatlısı bir kız çocuğu var. Üç dört yaşlarında, sarı saçlı, mavi gözlü, tipik bir Alman çocuğu. Ne zaman biz bahçeye çıksak, laf atar, gülümser, camı tıkırdatır. Aramız çok iyi. Annesi, babasıyla da kapı önünde, balkonda, kısa kısa konuşmalar yapmaya başlamışız. Yetmez mi? İşte fırsat! Göstereceğim misafirperverliğimizi ve komşuluğumuzu.

Bir gün postacı onlara gelen paketi bize bırakmış. Paketi almak üzere kapıyı çalan güler yüzlü çifti görünce, “Lütfen bir gün bize gelin, daha geniş sohbet edelim” deyiverdim. “Tabii, neden olmasın…” dediler. Fakat ne oldu, nasıl oldu anlayamadım, ilk olarak bizim onlara gitmemize karar verildi. Bir Cumartesi günü öğleden sonra kahve içmek üzere anlaştık. Ufaklığa bir küçük hediye, hanıma da bir demet çiçek alıp, tam dediğimiz saatte kapılarını çaldık. Ne yani, Türkler geç gelir mi dedirteceğiz? Sağ olsunlar, son derece güler yüzle karşıladılar. Hediyemizi, çiçeğimizi verdik. Nezaketle kabul ettiler. Salona geçtik.

İster erkek olun, ister kadın, lütfen böyle bir durumdaki beklentinizi düşünün. Ben bekliyorum diye değil, sakın ha! Normal, sıradan bir Türk insanı, ilk kez gittiği bir evde ne bekler?

Bir kere evin hanımı, o gün sabahtan itibaren teyakkuz halindedir. Kek yapar, börek yapar. Yetmez, bir de kısır “yapıverir”. Kayınvalideden gelen acı sos ekmeklerin üzerine sürülür. Maksat, çeşit olsun. Buzlukta kötü günler için saklanan zeytinyağlı sarma çıkarılır. Kek kuru olacağı için, ya şöyle çikolata soslu, ismi alengirli, sütlü “hafif” bir tatlı uydurulur ya da hazır tabanlardan alınıp, geleneksel bir Türk tatlısı olan “tiramisu” yapılıverir. Gerek olduğu için değil, maksat, “çeşit olsun”…

Çekmecedeki elli beş tane “dertsiz” masa örtüsünün içinden en şık olanı seçilir. Kenarları altın yaldızlı pasta tabakları, en parlak çatal-bıçak takımı, üzeri nazar boncuklu, kuşlu, çiçekli peçeteler, farklı olma adına abuk subuk formda çay bardaklarıyla masa donatılır. O ev sahibinin en nefret ettiği söz “ne gerek var”dır. Sıkıysa söyleyin. Masanın gerisinden on kaplan gücünde kükrer: “Ay olur mu ya? İlk kez geliyorlar evime!”

Bizim üst kat komşumuzda gördüğümüze gelince… Üzerinde altı tabak, altı çatal ve ortasında bir kek duran, çıplak ahşap bir masa. Hepsi bu!

Bunun bizim için zerre önemi yok. Biri doğru, diğeri yanlış diye bir şey de yok. Doğru olan, bizim meseleyi biraz abarttığımız. Üstelik de  “Gönül sohbet ister, kahve bahane” diye bir sözümüz varken. Neyse, sevgili ev sahibemiz kahvelerimizi yaptı. Kek hakikaten çok lezzetliydi. Kahvelerimizi içtik, kekimizi yedik. Bir buçuk saat kadar tatlı tatlı sohbet ettik. Hak verirsiniz ki burada “zengin kalkışı” olmaz. Hem yakışık almaz, hem anlamazlar. Kalkmak için hazırlık cümleleri kurmaya başladım. “Her şey harikaydı. Çok iyi vakit geçirdik. Bir dahaki sefere de bizde görüşelim…” filan. İlk iki cümlede sıkıntı yoktu, ama tatlı ev sahibemiz son cümleyi duyar duymaz, hemen masadan kalktı, bir takvim getirdi ve “Ne zaman?” diye sordu. Ani gelişen bu atakta, ev sahibesinin sert şutunu “Ne zaman isterseniz” diye aynı ustalıkla karşılayarak, topun kaleye gitmesini engelledim. Takvimine baktı, “şu gün uygunuz, şu gün değil…” diye günleri sıralamaya başladı. Gafil avlanmıştım. Evet, bir gün muhakkak bize gelmelerini istiyordum, ama az evvel laf olsun diye söylemiştim. Ruhen hiç hazır değildim. Allah’tan Kenan’la Deniz hemen toparladılar ve uygun bir tarih belirlendi. Ben içimden “misafirperverlik, komşuluk” diye sayıklıyordum hâlâ. Can havliyle bir atak yapıp “Akşam yemeği yiyelim ama” dedim. Hiç itiraz etmediler. Ben daha o andan başladım, günler sonraki menüyü zihnimde oluşturmaya. Tam sıra tatlıya gelmişti ki “Ben ne yapabilirim?” diye sordu hanım. Bütün olgunluğumla, “Lütfen, rica ederim. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Her şeyi ben yaparım” dedim. Bir sessizlik oldu. Kadıncağız bozuldu sanki. “Tabii, rol çalmayı hiç istemem” filan gibi bir şeyler söyledi. Masanın altından Deniz beni dürttü ve dişlerinin arasından sessizce, “Anne n’apıyorsun? Bir şey yapmasına müsaade et” dedi. Ben neyi yanlış yaptığımı anlamadım, ama yine de Deniz’in talimatını yerine getirip, “Peki, tamam. Hadi bakalım, ne yapmak istersiniz?” gibi bir şeyler saçmaladım. Kadıncağızın yüzünün ışımasından anladım, iyi bir şey söylediğimi. “Harika! Bir tatlı yapıp getiririm” dedi. Bunun üzerine ben de “Ya Allah!” deyip kalktım.

Eve döndüğümüzde Deniz olanları bana izah edince anladım ki biraz kabalık etmişim. Karşı taraf bir şey yapmayı önerdiğinde, bunu laf olsun diye değil, gerçekten önerdiği için, ona bu şansı vermek nezakettenmiş. Oysa ben, “Allah aşkına zahmet etmeyin” derken nezaket gösterdiğimi düşünüyordum.

Sonrasında, komşularımız, takvime bakıp randevulaştığımız akşam, tam saatinde, ellerinde nefis bir meyveli pastayla geldiler. Ben de hiç abartmadan –inanın hiç abartmadım- bir masa hazırlamıştım. Uzun uzun yemek yedik, sohbet ettik. Konu başlangıçta, Almanya ve Türkiye etrafında dönüp dururken, bir süre sonra Bavyera ve Kuzey Almanya arasındaki farklar konuşulmaya başlandı. Hanım kuzeyli, bey Bavyeralıydı. Birbirlerinin aksanlarıyla, giyim kuşamları, âdetleriyle inceden inceye dalga geçiyorlardı. Sanki Kuzey Karadeniz’den bir Laz’la, Egeli birinin arasında kalmıştık. Her ikisi de bizi, kendi bölgelerinin daha iyi olduğuna inandırmaya çalıştı. Kahveler içildi. Ufaklığın uykusu geldi ve kalktılar.

Bir önceki yazımda, farklılığın zamana, algıya, insanın beklenti ve isteklerine göre değişen ilginç bir kavram olduğundan bahsetmiştim. Komşularımızla, bizim evde yemeğe oturduğumuzda, başlangıçta farklılık o aileyle, bizim aramızdaydı. İlerleyen saatlerde, birçok ortak nokta bulduk ve farklılıklarımız giderek benzerliklere dönüştü. Daha sonra, onların kendi aralarındaki farklılıklar ortaya çıktı. Bu kez biz, kâh birine kâh diğerine daha çok benzemeye başladık. Biraz daha zorlasak, aramızdaki fark, düğün salonundaki kız tarafıyla oğlan tarafı arasındaki fark kadar kalacaktı.

Bana kalırsa, bir hata yapıyor ve dünyayı, “biz” ve “geri kalan tüm dünya” olarak algılıyoruz. Hal böyle olunca, mesafeler artıyor, farklılıklar olduğundan çok daha büyük görünüyor. İstersek, bir kişiyle, grupla, toplumla ayrışmak, farklılaşmak için milyon tane sebep bulabiliriz. Siyah-beyaz, genç-yaşlı, doğulu-batılı, kadın-erkek, hıristiyan-müslüman, etcil-otcul… İş o ki, bir araya gelmenin, birlikte olmanın, barış içinde yaşamanın yollarını bulalım.

Son söz, Anadolu’nun bilgesi Yunus Emre’den:

Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz

 

Münih, 20 Şubat 2018

 

Yukarıdaki yazının İstasyon Gazetesi’nde yayımlanmış hali:

http://www.istasyongazetesi.com/kose-yazisi/2850/bir-cay-suzgecinin-dusundurdukleri-2.html

Bir Çay Süzgecinin Düşündürdükleri – 2’ için 12 yanıt

  1. Nigar abla, yazının başına koyduğu fotoğrafı yıllar önce görseydim, zamanında Facebook un kendini anlat sorusuna verdiğim cevab için kullanılırdım.
    “Ben türk değilim, kürt olduğumu söyleselerde biliyorum değilim.. Zaza olmak bana gurur versede zazada değilim. Ispanyollara benzeten de olur, italyanada.. hatta bazen pakistanlı bile sanirlar. Tenim hafif açık olsa ve saçlarımda uysa norveçlilerede benzerim ama değilim..Gözlerim biraz çekik olsaydı aynı çinlilere benzerdim, hiç kuşkum yok.. Nereye varsam ordan bir parça olurum bilirim. Kenya lınında Singapur lununda Kübalı nında derdini bilirim. Güldüğüne güler kederine gözyaşı dökerim. Însanım ben çünkü, bu topraklara aitim, bugün burda yarın orda. Her rengi her dili kendimden görürüm. Ben bu dünyalıyım…

    Müslüman değilim ben, elime belime dilime sahip olmaya çalışsamda can da değilim. Hristiyan olmadım hiç, yahudileri sevsemde daha hiçbir dualarını okumadım ve değilim. Buda yı çok tatlı bulurum, işte benim adamım desemde budist de değilim. Hindu yu merak etsemde değilim.. Ne ateşe ne suya tapanlardanım.. Ama insana taparım. Sevgiye temiz vicdana inanırım ben…Înançlara dualara taparım. Allahın yarattığına taparım. Onun dağlarına çiçeklerine nehirlerine kuşlarına arılarına, nefes alip yaşamıma ortak olan herşeye taparım ben. Ben yaşama inanırım, aldığım her soluğun biçilmez pahasına taparım…. Yalana, harama kul hakkı yemeye karşı olana taparım ben.
    O, bu, şu, bizler, onlar yoktur benim hayatımda…

    Almanya da misafirperverlik le ilgilide yazacaklarım var..
    Çok güzel anlatmışsın. Sana komşu olmak ne büyük şans 🙂

    1. Yorum yapmasan, eksik kalacak bu yazılar Ati. Tıpatıp aynı pencereden bakıyorum, dünyaya ve insana.
      Sağ ol ve en kısa zamanda bizi bilgilendir Almanya’daki misafirperverlik hakkında.
      Sevgiyle, dostlukla…

      1. Alman aşçı arkadaşım ve eşi yıllar önce bize misafirliğe gelmiştiler. Yemeğe değil ama, çaylı kahveli bir sohbete. Türkün evine gelen her misafire ikram edilen ne varsa ettik tabi. İçilen çayların haddi hesabı yoktu. Tabi bizde çay küçük bardaklarda içiliyor. Almanlar buna yabancı ve bu yüzden de daha ilgi çekici, güzel geliyor onlara. Koca koca taslarda içerler çaylarını kahvelerini.
        Ve öyle poşet çayı ikram edilmez misafire. En iyisinden (Türkiye de kaçak çay denilen) ceylon çayı demlenir, bekletilir ikram edilir. Yanına da evde bulunan tatlı tuzlu çerezler konulur.
        Şimdi birde şu özellik var almanlara ait. Diyelim sen onlara misafirsin ve kahve içiyorsun. Kahvenin bittiğini gören alman gelip boş tası alır ve sorar “bir kahve daha istermi sin ?
        Sen hayır dediğin anda bir daha sorulmaz, içiyor musun diye. Bizde ki durum çok farklı tabi.
        “Olmaz vallahi, kalbimi kırma, daha çok kahve var, bir tane daha lütfen, ne olur lütfen… diye devam eden ısrarlar.
        İşte bize gelen almanlar bu ısrarlar altında kültür şoku yaşıyorlar. Alışık değiller bu duruma.
        Misafirer “tamam bu sefer son çay dediğinde onu ikna edene kadar ısrar edip mutfaktaki kaynayan çay son damlasına kadar tüketilir.
        İşte böyle bir misafirlik sonrası evlerine gittiler aşçı arkadaşım.
        Ve ertesi günden sonra “teşekkür terörü” başladı..
        Arkadaşım günlerce beni her gördüğünde “atilla, harika bir akşamdı, özellikle o çaylar harikaydı” demeye başladı. Yani bizde gayet normal olan bir ritüel onun için sıradışı ve unutulmaz idi. Ama ben yavaş yavaş sinirlenmeye başladım.
        Yine bir gün tam o akşam için bana teşekkür edecek ti ki ” sakın ha” dedim ona..
        “Eğer bir kez daha teşekkür edersen, sana iki çuval soğan soydururum, yeter yahu, insanı pişman etme iki çay yüzünden” 🙂 ve çok şükür ondan sonra teşekkür etmeyi bıraktı.

        Yine bir gün bahçe komşumuz (hobi bahçesi dedikleri) almanın misafirleri vardı. Bende bizim bahçede birşeyler yapmak ile meşguldum. Komşu yemekleri hazırlamış etleri sosisleri ızgaraya atmış, biraları açmıştı. Kendi bahçesinden koparıp etleri terbiye ettiği kekiklerin kokusu burnuma kadar yol alıyordu.
        Beni görünce “atilla, gel yemeğe katıl” dedi..
        Ama ablacığım, adam bilmiyor ki biz annemiz den ne terbiye aldık. Biri seni yemeğe davet etti mi aç bile olsan “sağolun, aç değilim, ben yemeyeceğim” diyeceksiniz derdi annem. Kimseyi zor durumda bırakıp, zahmet masraf ettirmeyelim diye.

        İşte bende alman komşunun davetine “sağol, aç değilim” dedim. İşte burda kültürlerin çatışması başlıyor 🙂
        Biz olsak ikna edene kadar ısrar ederiz değil mi, bin bir çaba ile.
        Ya ben adama hayır dedim, tamam deyip gitti yemek masasına.
        Ya insan bi daha sorar, ısrar eder, iknaya çalışır..
        Sonuçta sen her tatile gittiğinde bahçeni ben suluyorum, bakıyorum, hiç mi hatırı yok be adam ☺️☺️ yani sor, belki naz ediyorum, belki annemin verdiği terbiyeyi yok sayacam..
        Yok… yok..
        bi kez hayır dedin mi bitti olay. Bir daha sormazlar..
        Yani bir gün almanın biri ile çölde yanlız kalırsan, senin suyun biterse ve sana suyundan teklif ettiği zaman sakın ola “hayır, ben daha yeni içtim” demeyesin 🙂 🙂
        Sormaz bir daha…

        Misafirperverlik bizim insanın kanında var. Bu özellik Almanya da bizlere karşı olan önyargıları kırmada en insani en doğal ve en etkili bir araç..

        Ve son olarak Nigar abla, farklı olanı kendimizden farksız görüp bağrımıza bastığımız sürece, dünyanın her yerinde mutluluğu huzuru bulmamızda bir engel çıkmayacaktır karşımıza..

        1. Sevgili Ati,
          Dün bir arkadaşım “insan insanda terbiye oluyor” diye yazmış. Ne kadar doğru. Farklı olanı yargılamadan seyretmek, altında yatanı anlamaya çalışmak, onu kucaklamak, akla yatanı benimsemek ne güzel.
          Hep böyle kal.

  2. Yine çok güzel kalemine yüreğine sağlık
    Senin yazıların akıcı bi solukta okunuyor bir ilginç tarafıda okurken sanki bende ordaymışım gibi
    Bir de Hamide’yi aradı gözlerim kıyıdan köşeden çıkar diye
    Kal sağlıcakla

    1. Kıyıdan köşeden Hamide değil, ama bıraktığı toz, kir çıkıyor:) Çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için.
      Siz de sağlıcakla kalın.

  3. Nigar cığım sabahımı ışıklandırdın. Ati arkadaşı tanımıyorum ama onun yazdıklarıda beni etkiledi ve mutlu etti. Dünyalıyız! Var mı ötesi! Farklı kültürler, gelenekler, görenekler! Ne kadar güzel değil mi? Bazı davranışlar, yaklaşımlar ve tutumlar bizleri ilk anda şok edebiliyor ve önyargılarımızı uyandırıyor. Bi yutkun sonrada derin bir nefes al ve empati kur diyorum kendi kendime
    Sonuçta hepimiz farklıyız ama insanız, dünyalıyız!

    1. Sevgili Seba,
      “Önyargı” denen illet, (evet bence illet denilecek derecede bir hastalık önyargı bence) artar, azalır, ama bitmez. Ne çok şey okur, yazar, yaşar, duyar, görür isek o derece azalır diye düşünüyorum.
      Bu arada, yazdıklarım artık Ati’siz eksik kalıyor:) Dilerim hep yazmaya devam eder.
      Son söz: Ben de dünyalıyım!

      1. 🙂 Seba hanım
        Nigar ablanın dünyası benim dünyam..
        Beni ondan ayırt etmeyin.. Çok teşekkür ederim 🙂
        Ve Nigar abla, acaba niye bu kadar çok geç tanıdım seni diyorum kendime. Sonra diyorum ki, niye geç olsun ki..
        Ne yaşıyorsak bir sebebi var hayatta. Ben buna inanıyorum.
        Hem hayat aslında çok uzun. Sağlıklı her nefesin, huzurlu her anın değerini bildiğimiz sürece.

  4. Yeni okuyabildim. Önyargı-Gerçek ve bunlar arasındaki mesafenin uygun iletişimle kısalabiliyor olması… Senin kültürler-arası örnekle anlattığının benzeri, aynı kültür içinde dahi yaşanabiliyor. İnan ki ben bahçe komşuma senin bu Alman aileye olduğundan daha uzağım. En azından öyle hissediyorum iletişimsizlikten…Belki bir aşure kaynatıp “Merhaba!!!” diye başlamak mı gerekiyor yoksa “Dur yahu durup dururken bir konu başlığına daha ne gerek var!!!” demek ve oturup afiyetle mideye indirmek mi? Karar veremedim 😀
    Sevgiler.

    1. Sevgili Mete,
      Aşure mevsimini bekleme. Evde ne varsa, al git. Alacağın tepkiye göre karar verirsin yeni bir konu başlığına gerek var mı yok mu?
      Neticeyi bekleyeceğim:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.