Bir Çay Süzgecinin Düşündürdükleri – 1

Burda, Hindistan’da, Afrika’da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan’da, Afrika’da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.
Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

F.H.Dağlarca/Dünyaca

 

Münih’teki en önemli problemlerden biri ev bulmak. Ağzınızla kuş tutsanız yok. Çünkü ev yok. TOKİ falan da olmayınca… Geleli iki buçuk yıl oldu; üçüncü evimizdeyiz. İlk başta kiraladığımız geçici iki evden hiç bahsetmiyorum bile. Hal böyle olunca, semtler, evler, ev sahipleri konusunda hatırı sayılır bilgi sahibi olduk.

Biz ev eşyamızı getirmedik buraya. Dolayısıyla hep “voll möbliert” evlerde oturduk. İlk evimiz yeni bir evdi, ilk sakinleri bizdik. Herhangi bir yaşanmışlık söz konusu değildi. İkinci evimiz genç bir çiftin eviydi. Allah mesut etsin, İspanyol bir hanımla, Alman bir bey. Bu evde, o çok meşhur Alman “nizam ve intizam”ının yanı sıra, özellikle mutfakta karşımıza çıkıveren, allı, morlu taslar, tabaklar ya da bütün donukluğun ortasında çekmecelerden hınzırca göz kırpan renkli örtüler bizi neşelendiriyordu. Ama hiçbir şey, şu an oturduğumuz evde karşıma çıkan nesne kadar sevindirmedi beni. Sevgili ev sahibemiz, bizim Türk olduğumuzu, İstanbul’dan geldiğimizi duyunca, “Fantastisch!” diye haykırdı yüzümüze. Sonra heyecanla gülümseyerek, “Biliyor musunuz, bu evi de, benim evimi de Hamide temizliyor” dedi. Elinin işaretinden anladım, Hamide kısa boylu tıknaz bir hanım. Hamide’nin haberi yok tabii bize referans olduğundan, ama ben Hamide’yi bulsam, kulağına fısıldayacağım birkaç şey var. Ah be Hamide, ah be güzelim diyeceğim, eşyaları bi’ çekeydin, altlarını bi’ sileydin, çamaşırları ıslak ıslak makinede bırakmayaydın, fırını vs. temizleyip paklayaydın… Neyse, Allah iyiliğini versin Hamide’nin. Üç koca günümü yedi, ama ev sahibemizin nazarında kredimizi yükseltti.

İşte ben Hamide’nin “temizlediği” evi, sil baştan bir daha temizlerken, mutfaktaki çekmecelerden birinde bir çay süzgecine rastladım. Öyle ahım şahım bir şey değil ha… Perşembe pazarına uğra, ilk tezgahtan al, çık; o cinsten. Birden bire kimyam değişti. Kendi evimde değilsem bile, komşu teyzenin evindeyim. Komşu teyze: “Nigâr, guzum, sen gençsin, beni galdırma, şurdan çaylarımızı goy da gel” demiş, ben de mutfakta çay bardaklarını hazırlıyorum. Hatta Hamide de misafirlerin arasında gülümsüyor bana. Bir tel süzgeç yetti içimi ısıtmaya.

Daha sonraları bu evde, dünyanın farklı halklarının kullandığı farklı nesnelere, aksesuarlara da rastladım. Elbette bu, tamamen ev sahibemizin dünyaya bakışından kaynaklanıyor. Diğer iki evimizde olmayan bir şey var bu evde. Kendimi iyi hissediyorum burada.

Farklı kültürlerden insanlarla bir arada yaşamak, hiç bilmediğim bir dilde söylenen bir şarkıya eşlik etmek gibi benim için. Sözleri bilemeyebilirim, ama bu şarkıyı mırıldanmama engel değil.

Kökleri aynı yerde olmayan insanların, şu ya da bu nedenle (göç, sürgün, iş, eğitim vs) birlikte yaşamaları söz konusu olduğunda, birden bire ortalıkta bazı sözcükler uçuşmaya başlıyor. Uyum, etkileşim, bütünleşme (entegrasyon), asimilasyon (TDK, bu sözcüğün karşılığına “özümleme, benzeşme” demiş), alt kimlik, üst kimlik gibi… Kimi, entegrasyon iyidir, kötü olan asimilasyondur diyor. Kimi, asimilasyon dışındaki tüm bu kavramların, baskın yapı tarafından, asimilasyona giden süreci yumuşatmak için uydurulmuş şeyler olduğunu, aslında bütün yolların asimilasyona gittiğini söylüyor. Konunun pek çok tarafı, inanılmaz bir derinliği var. Bol miktarda hüzün, öfke ve hayal kırıklığı içeriyor. Bir taraf, bu benim kültürüm, kimliğim diyor, diğer taraf, tamam da burası benim ülkem, bari dilimi öğren diyor. Her iki taraf da sürekli birbirlerini saygıya davet ediyorlar. Kişisel olarak bazen inanılmaz inceliklerle karşılaşıyorsunuz, bazen de son derece nobran tavırlarla. Her iki tavrın da sizin üzerinizde yarattığı etkiyle, aynı kültürden olduğunuzu düşündüğünüz bir başkası üzerinde yarattığı etki farklı oluyor. “Farklılık” öyle ilginç bir kavram ki zamana, algıya, insanın beklenti ve isteklerine göre değişiyor. Bireyler için olduğu gibi toplumlar için de bu böyle. Yeter ki birileri bile isteye kaşımasınlar, sözüm ona “farklılıkları”.  Ben isterim ki, farklı kültürler yan yana geldiğinde, keşke her iki kültürün bütün ögeleri birbirleriyle sağlıklı bir etkileşim içinde olsa ve sonunda her bir öge bütün olarak işlevsellik kazansa. Fazla ütopik mi buldunuz? Sözünüzü geri alın. Çünkü, burada, Almanya’da bunu başarmış bir “kültür ögesi” var: Döner!

Hiç gülmeyin; bence Türk-Alman kültürleri arasındaki en önemli bağ, döner. Avrupa Türk Döner İmalatçıları Derneği ATDID’in verilerine göre, dört bini Berlin’de olmak üzere, bugün Almanya’da toplam kırk bin dönerci varmış. Kırk bin! Günde iki milyon porsiyon döner yeniliyormuş. Meşhur sosisleri Currywurst ve Bratwurst bu kadar yeniyor mu bilmem. Döner Avrupa’da artık fabrikalarda üretilip, lokantalara, büfelere öyle sevkediliyormuş. 470’i Almanya’da olmak üzere Avrupa’da 800’ü aşkın döner üretim tesisi mevcutmuş. Neden kültür ögesi dediğime gelince…

Burada yenilen döner, başka türlü bir döner. Hadi et bizimkiyle aşağı yukarı aynı desek de, işin içine burada soslar girmiş. Domates püresi, salça vs esaslı acılı, tatlılı kırmızı soslar, yoğurt, sarımsak esaslı beyaz soslar, değişik baharatlar, çeşitli salatalar… Bunların hepsi alt alta, üst üste diziliyor, sarılıp sarmalanıyor, oluyor sana Alman döneri. İsmi Türk, özü Türk, üstü başı Alman. Benim alışık olduğum bir tarz olmadığından yiyemiyorum, ama sırf Almanlar değil, burada yaşayan herkes bayılıyor. Yıllarca patatese ve sosise mahkûm edilmiş mideler, döner sayesinde bayram ediyor.

Döner, yan yana yaşamak durumunda olan iki kültürden birinin etinin, ekmeğinin, diğer kültürün sosuyla, salatasıyla, tamamen sağlıklı bir etkileşim içine girmesi sonucu ortaya çıkan, son derece işlevsel bir “kültürel öge”.

Hani ütopyaydı?

Neyse, sizi bilmem, ama ben acıktım. Gidip bir şeyler atıştırayım. Siz de ister birer etli ekmek, ister yağlısından bir Akşehir kebabı yiyin. Haftaya yine buluşalım. Mevzu derin.

Afiyet olsun.

Münih, 6 Ocak 2018

 

Yukarıdaki yazının İstasyon Gazetesi’nde yayımlanmış hali:

http://www.istasyongazetesi.com/kose-yazisi/2842/bir-cay-suzgecinin-dusundurdukleri-1.html

Bir Çay Süzgecinin Düşündürdükleri – 1’ için 15 yanıt

  1. Döner ayrica en saglikli atistirmalik secildi pizza, curry wurst, hamburger vs. arasinda😊. Bu da ayri gurur kaynagimiz oldu.

    1. Yaşasın, evet de dikkat edelim “meczup” demesinler:)

      “Ki insanlar rüya görmüyor
      Ve sıfır nedir biliyorlar
      Düş kuranlarsa çoktandır
      Meczup sayılıyor artık”
      A.Telli/Ütopya

      1. Haklısın ne diyeyim. Tam da bu noktada sanki köşedeymiş ve ne tarafa gideceğini bilemez hissederim kendimi ya da ne kadar gideceğini bilemez. Bu açmazın sebebinin de öğrendiklerim ve yüreğimdekiler olduğunu bilirim.
        Ama ütopya ve umudu biraz da kardeşmiş gibi bilirim. O nedenle inanmaya devam:)

        1. Ağzına sağlık! Seninle kardeş olduğuma ne kadar inanıyorsam, ütopya ve umudun kardeşliğine de o kadar inanıyorum!
          Devam!

  2. Halide Edip şöyle anlatıyor:
    “Akşehir hayat okulunun bence en verimli bir sınıfı olmuştur. Tabiat o yeşil,o sulak,o sevimli yurt parçasını özenmiş de yaratmış gibidir. Kadınları hep güzel ve temiz,erkekleri sakin ve olgun,çocukları sokulgan,hayat yuvaları cana çok yakındı ..”
    İşte Akşehir budur; bu olmalıdır…
    Dr. Nuri Köksal’ın yazısından .
    Değerli arkadaşım yazılarını Akşehir özlemi, gözüme hücum eden ancak, artık korkmadan bıraktığım yaşlar, her şeyden önemlisi “hayat yuvaları cana çok yakındı” ruh haleti ve büyük bir ruh dinginliği içinde okuyorum.
    Başarılarının devamını diliyorum.08.02.2018
    Muhsin Güven
    Avukat
    Üsküdar

    1. Merhaba Muhsin,
      Sesini “okumak” çok sevindirdi beni. Teşekkür ederim güzel yorumun için. Dingin bir ruhtan kıymetlisi yok. Her daim öyle kal.
      Sevgiler.

  3. Entegre olmanın ilk şartı yaşadığınız ülkenin diline hakim olmak deniliyor. Oysa entegre olmak akılda ve vicdanda başlıyor, başka insanlara kültürlere karşı olan saygı ve sevgide başlıyor. Dili bilmek bunu hızlandırıyor tabii ki. Burada yaşayan birinci, ikinci nesilden insanlarımız var. Almancayı daha tam bilmiyorlar ama seviyorlar yaşadıkları ülkenin sahiplerini. Sevgi ve saygı eksik etmiyorlar. Kendisine ait olanı zamana, ayrı kültürlere kurban etmeden.. Bu toprağın onlara verdiği olanaklara şükür ederek yaşıyorlar.
    Ya şimdiki nesiller… Burda doğup büyüyen o kadar çok insan var ki, insan şaşırıyor onlarla konuşunca. Yaşadıkları topluma ülkeye bir düşmanlıkla büyüyorlar, çalışıyorlar, gezip tozuyorlar. Karşı karşıya kaldıkları her sorunun, engelin sebebinin Alman devleti olduğu düşünüyorlar. Kendilerinde herhangi bir kusur arama çabasında değiller. Agresif, içine kapalı bir dünyada çok mutlular.. Yani nerdeyse karşı tarafın, onların dünyasına entegre olmasını istiyorlar 🙂

    Aşçılık meslek okuluna başlamadan önce bir süre dönercide çalışmıştım. Evet Almanlar deli gibi seviyorlar döneri. Mutlu olduklarında kutlama, hüzünlü olduklarında dertlerin üstünü örtüp unutmak için gelip yiyenler vardı.
    En fakirinden zenginine, her eğitim seviyesinden almanın doya doya yediği yemek döner..
    200 bin euro luk arabasını kapı önünde park edip sarmısak soslu dönerini yiyen müşterim vardı.
    Tuhaftır ki döner söz konusu olunca aşırı sağcılar (Naziler) bile paralarını türk lokantalarında harcamaktan bir rahatsızlık duymazlar..Bir Türk’ün bir Nazi ile huzurlu bir ortamda konuştuğu tek mekandır döner dükkanları.. Çok yaşadım bunu…
    Bir de şunu fark ettim.. Almanların % 90’ı döneri soslu (genelde sarımsaklı) yerdi. Türkler ise tam tersi. Yarısından çoğu sarımsaksız soslu yerlerdi. Çünkü etrafındaki insanların sarımsaklı sostan rahatsız olacaklarını düşünürlerdi herhalde diye düşünüyorum..
    Evet farklı kültürlerle yaşama bize bir ayrıcalık Nigar abla. Aslında nereden gelirse gelsin hemen hemen her insanın dertleri korkuları heyecanları aynı. Çok büyük bir farkımız yok onlardan. O yüzden iyi niyet sahibi her kişi bu farklılıklar dünyasında yaşamını dahada renklendirebilir.
    Şimdi ben de bir çay yapayım süzgeçle, yanında da bir iki çekirdek çitleyip Türk radyosu açayım 🙂

    1. Sevgili Ati, dilerim, benim yazımı okuyan herkes yorumları da okur ve bu kıymetli tespitlerinden, deneyiminden habersiz kalmaz.

      “Kendisine ait olanı, zamana, ayrı kültürlere kurban etmeden…” Çok çarpıcı!

      Sağ ol.

      1. +1 :))
        Yazılarını okumak ne kadar keyifliyse, gerek burada gerekse sosyal medyada yorumlara bakmak da o kadar ilginç benim için.
        Ati Beyin yazdıklarını ayrı bir keyifle okuyor ve yeni yazacaklarını bekliyorum:)

        1. Sana bir şey söyleyeyim mi; yazıyı paylaşır paylaşmaz, dört gözle Ati’nin yorumunu beklemeye başlıyorum:) Bir gün artık yazmaz olursa, çok bozulacağım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.