“Tekrar mûlâki oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler” 1
Yahya Kemal Beyatlı / Veda Gazeli
Sandrocuğum,
Geçenlerde, Galeano’nun, Türkçeye “Kucaklaşmanın Kitabı” diye çevirdikleri eserini aldım tekrar elime. Yalnız metinler değil, kitabı süsleyen çizimler de çok güzelmiş, unutmuşum. İlk sayfada raylar üzerinde giden bir oyuncak tren var. Trenin ardından yine aynı raylar üzerinde ilerleyen bir de yelkenli. Altında da şöyle yazıyor:
“Recordar: Anımsamak;
Latincesi: re-cordis,
yani kalbi delip geçmek.”
Doğru mu bu? Sahiden böyle mi denir Latincede? Değilse de şaşırmam. Söz konusu kişi Galeano gibi bir sözcük cambazı olunca… Her zamanki oyunbaz tavrıyla sözcüklerle biraz oynaşmış ve işte bir sözcükten bir şiir yapmayı başarmış yine diye düşünürüm.
Anımsama, bir tekrar düşünme işi değil mi Sandro? Bence öyle. Kişi geçmişte bir şey yaşar, yaşadığı bir iz bırakır, bıraktığı iz bellekte saklanır. Saklanır ki gerektiğinde geri çağırılabilsin.
“Efendim?”
“…”
“Neyi atladım?”
“…”
“Yaşantıyla, iz bırakma arasında, öyle mi? Düşünüyorum…”
“…”
“Bulamadım.”
“…”
“Yaşananın iz bırakabilmesi için kalbi delip geçmesi gerektiği gerçeğini, öyle mi?”
Siz Galeano’yla hasbihâl içinde misiniz yoksa oralarda? Eğer öyleyse sevgimi, hürmetimi ilet ona. “Que no te costa, da le!” 2 nasıl olsa. Tabii ki hatırlıyorum bu sözü Sandro, hiç unutur muyum. Yalnız bu sözü değil, birlikte yaşadığımız hiçbir şeyi unutmadım. Unutmadık. Kalbi delip geçtiğinden belli ki.
***
Denize olan aşkını unutmadık.
Bendeki ses kayıtlarından birinde:
“Deniz. Çok sevdiğim. Doğuşundan sonra herkes, kimi dağı, kimi ormanı, kimi bozkırı sever. Ben denizi severim. Deniz bende babadan gelen bir tutkudur. Neredeyse daha üç yaşında motor kullanmaya başladım. Daldım, yüzdüm. Denizde büyüdüm diyebilirim. Atalarıma da baktığın zaman, denizler aşmışlar. Venedik, Korfu, İstanbul…“ diyor ve başlıyorsun ağlamaya. Ah Sandro, gözyaşların kirpiklerinde takılıdır her zaman. En küçük bir sarsıntıda düşüverirler.
Senelerce bir mit gibi anlattın bize çocukluğunun, ilk gençliğinin Kartal’ını, Kartal’ın denizini. Öyle ki elinde üç dişli yaban, denizlerin dibindeki görkemli sarayından çıkıp, denizatlarının çektiği altın arabanla Marmara’da dolaştığına bile inanabilirdik. Sonra Burgazada, Büyükada. Güneşten, denizden ve aşktan aldığı ışığı cömertçe dostlarıyla paylaşan, neşeli, eğlenceli, pırıl pırıl bir genç adam. Ve asude Paşalimanı günleri. Bir çocuk gibi denizle oynaştığın, daldığın çıktığın, avlandığın, güneşi doğurduğun, güneşi batırdığın zamanlar.
Müziğe olan tutkunu unutmadık.
Yaşamla bağının pamuk ipliğiyle bağlı olduğu anlarda bile tepki verdiğin tek şeydi müzik.
Ben seni ilk tanıdığımda, Şebnem Ferah dinlerdin bangır bangır. Altmışlı yaşlarında bir adamın,
“Gücün var mı sevgilim
Derin sularda inci tanesi aramaya” diye sakin sakin başlayıp,
“Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak
Sil baştan sevmek gerek bazen
Her şeyi unutmak” diye biten bu rock parçasını çok yüksek perdeden dinlemesi, ne yalan söyleyeyim, başlarda garibime giderdi. Şimdi düşünüyorum ve hiç yadırgamıyorum, aksine tam da senlik bir tavır.
Hiç üşenmez, müziğin farklı türleri için, üzerini o güzelim yazınla süslediğin cd’ler hazırlardın. Grek şarkılar (sen böyle derdin), zeybekler, rock tarihinin unutulmaz balatları, Canzoni İtaliane, Chansons Françaises, Baba Strauss’tan valsler, muazzam gırtlaklı şarkıcıların söylediği acıklı İspanyol ağıtları, gırtlakta ve acıda onlarla yarışan Ortadoğu ezgileri… Ezan yahu, ezanı dahi kaydetmiştin. Hepsini saklıyorum.
Fotoğrafa olan ilgini, sevgini unutmadık.
Fotoğraf her ne kadar görsel bir işse de çeken açısından göz bu işte aracı bence. Fotoğrafı asıl yaratan, kişinin görünmeyen tarafı. Senin hikâye anlatıcılığın, yaratıcılığın, yaşananı, var olanı saklama, koruma içgüdün fotoğrafçılığını besliyordu. Öte yandan, yaşıtların sinemayı henüz yalnızca perdenin önünden izleyebiliyorken, baba mesleği olunca, sen daha çok küçük yaşlarda kamerayı, filmi, kadrajı, ışığı görmüş, bir kompozisyon nasıl yaratılır kavramıştın. Hal böyle olunca, hem fotoğraf makinesiyle hem kamerayla kaydettiklerin rastgele kayıtlar olmaktan çıkıp, bütün fazlalıkları atılmış, göstermek istediğine odaklı, özenli, tertemiz işler hâline gelmişlerdi. Yaşıyorlardı. Ruh sahibi, karakter sahibiydiler. 35 mm. fotoğraf ya da film çeken analog makinelerden çıkan görüntülerin içeriği ne olursa olsun, bende yarattığı his huzurdur. Başta renkler, her şeyin yerli yerinde olmasının verdiği huzur. O huzuru buluyorum senin fotoğraflarında.
Şimdi evimizin sağında solunda fotoğraflar var. İçinde sen olan fotoğraflar. İstisnasız hepsinde gülüyorsun. Hoş, hep gülerdin ya. Bir şey var daha önce fark etmediğim. Melih Cevdet’e “ama ben hiç böyle mahzun olmadım / ölümü hatırlatan ne var bu resimde?” dedirten cinsten bir şey, bir tür melankoli. Hep var mıydı bu Sandro, yoksa şimdi mi öyle geliyor bana?
Resim yapmanın sana verdiği hazzı unutmadık.
Hikâye, Paşalimanı’nda, senin tabirinle o “mübadele evi”ni görüp fotoğrafını çekmenle başlıyordu değil mi? Yine bendeki bir ses kaydında, “bir yıl düşündüm” diyorsun. Şimdi öyle pişmanım ki o kaydı alırken sana şunu sormadığıma: Neydi seni bir yıl düşündüren? Evi görmüşsün, belli ki çok etkilenmişsin, fotoğrafını da çekmişsin. Bütün bunlar yetmedi de neden bir de resmini yapmaya karar verdin? Benim bir cevabım var aslında. Ev aracılığıyla, o evin sahiplerine dokunmak istedin belki de. Güzelim Marmara Denizi’nin, güzelim bir adasında, güzelim bir evi bırakıp gitmek zorunda kalan, bindikleri tekne adadan ağır ağır uzaklaşırken taş taş, tuğla tuğla azalan evlerini kalp ağrısıyla izleyen o insanların yaşadıklarını hissetmek istedin. Zira, senin ataların da Korfu’dan, senin ifadenle, ocakta yanan ateşin üzerinde yemeklerini bırakıp ayrılmak zorunda kalmışlardı. Ha Paşalimanı ha Korfu. Mübadil dediğin, her yerde aynı. Sözcüğün kökeni bile insanın canını yakıyor: “bedel”. Bu bedel, havada asılı duran bir zaman ve mekânda yaşamak ve biteviye özlemek. Üzerinden yüzyıllar geçse de bu ruh, mübadele ruhu sende hep vardı Sandro. İyi ki yaptın o resmi. İyi ki o evin taşlarını, tıpkı bir yapı ustası gibi tek tek dizip, orayı yeniden inşa ettin. O resmin ardından on yıl geçip, sağlığın gereği eve kapandığın günlerde seni iyileştiren bu uğraş, bu yeniden inşa hikâyesi, yalnız seni değil, o mübadele evinin sahiplerini de iyileştirmiş olabilir. Sen resmini tamamladığın gün, onlar da artık dünyanın hangi başka köşesindelerse, bir vesileyle evlerini hatırlayıp, bilmedikleri bir sebeple bir iç huzuru, bir yürek ferahlığı hissetmiş olabilirler. Kim bilir…
Sözcüklerle kurduğun dostluğu unutmadık.
Her şey yerli yerinde olmalıydı senin yaşamında. En çok da sözcükler. Yavaş ve anlaşılır konuşulacak, tiz ses kullanılmayacak, doğru sözcükler seçilecek, seçilen sözcük doğru vurgulanacak, doğru telaffuz edilecek (ah bu telaffuz meselesi öyle mühimdi ki). Var sayalım, yanlış bir sözcük kullandınız. Sandro sözcüğün gövdesine sıkıca sarılır, sarsmaya başlar. Dalları, yaprakları sapır sapır dökülür. Gövde çıplak kalınca bütün gücüyle çeker, daha fazla dayanamayan sözcük kökleriyle birlikte sökülür gelir. Sandro sözcüğün köklerini teknesine attığı gibi, Akdeniz havzasında şöyle bir dolaştırır, sonra da getirir, doğrusunu yavaşça kucağınıza bırakırdı.
Evet, hayat sana lisan konusunda çok cömert davranmıştı ama sen de har vurup harman savurmamıştın Sandro. Hep cebimde taşımak istediğim bir etimolojik sözlük gibiydin. Tek bir sözcüğün üzerine saatlerce konuştuğumuz zamanları öyle özlüyorum ki.
Sözcük seçmedeki hassasiyetin her yerde karşıma çıkıyor. Sana yazacağım bu mektup için, elimde ne kadar malzeme varsa çıkardım, inceledim, baktım, okudum, dinledim. Yazdığın e-postaların tamamını „Brikolör“ diye bitirmişsin. Ne kadar isabetli! Ellerinin ve yaratıcılığının hakkını bu denli iyi verecek başka bir sözcük yok zira. Bu ellere yardımcı, o muazzam alet-edevat dolabının hakkını da yemeyelim. Değme dükkânda bulamayacağın cinsten, hepsi kaliteli, hepsi bakımlı, hepsi her an kullanıma hazır dünya kadar şey!
Ah Sandrocuğum, bazen ölümünle ilgili bir işaret arıyorum. Bana, senin öldüğünü gösteren bir işaret. Yok! Ölmüş olsan bir işaret olmaz mıydı? Üzerinde yine gülen bir fotoğrafının olduğu mermer taş buna yeter mi sanıyorsun? Bak, balkonun altındaki begonvil azmış kudurmuş. Yasemin senden korkusuna daha edepli. Mor salkım iştahla açıyor. Karıncalar telaşlı. Lodos yine alt üst etti İstanbul’u. Palamut bu yıl az diyorlar. Boynumda, kolumda senin yaptığın boncuklar. Mendilin cebimde. Elin omuzumda. Sözün, sesin kulağımda. Yokluğunla ilgili bir işaret göremiyorum. Çünkü biliyorum ki senin gibi bir rinde ölüm, olsa olsa asude bir bahar ülkesidir canım dostum; gönlün her yerde buhurdan gibi yıllarca tütecek.
***
Dün şahane bir şey oldu Sandro! “Bebek”in geldi. Baştan ayağa sevgiyle dolu! Her zamanki gibi. İkinizi de ne kadar özlemişiz bilsen! Bu seyahatin, seni uğurladığımız güne denk düşmesi planlanmamıştı, öyle tesadüf etti. (Yoksa etmedi mi?) Albondigas de prasa yaptım. Bebek’ten de rica edeceğim Mariyanti’nin mayonezli yumurtasını yapsın. Bir de irmik helvası, ne dersin?
Masada yerin hazır. Rakın iki buzlu. Şarkılar, en sevdiklerinden. Hadi başlayalım.
Sevginin gücüne!
Münih, 30 Kasım 2023
Kapak fotoğrafı: Sandro Mordo, Mübadele Evi, Paşalimanı
1 Ezel meclisinde tekrar kavuşuruz
Evvel giden dosta selam olsun, erenler
2 İspanyolcada, “sana maliyeti yoksa, ver gitsin!” anlamında söz.
Can Yücel’in tasvir ettiği gibi sakin akan dere ya da pırıl pırıl berrak deniz gibi bir dosta sahip olma şansına erişmişsin ablacım, ne güzel. Huzur ve güzellikler içinde uyusun.
Çok doğru tarif ettin İbrahimciğim, tam dediğin gibi bir dosttu. Çok teşekkür ederim.
Sevgilerimle,
Nigar,
Sen Sandro’ya seslenirken ben de senden duyduğum Sandro’nun hayaline gidiverdim birden senin sesini, duygunu, hayata karsi ölçünü ve duruşunu yanima katarak ve hissederek.
Özlüyorum, bu incelikten uzak hayatin karşısındaki sıcacık ve güzel yüreğini..
Sevgiyle
Oya
Sevgili Oya,
İçimi ısıttı güzel sözlerin, sağ ol.
“Bu incelikten uzak hayat”, hepimizi çok yordu inan. Yine de işte ince bir ruhtan gelen birkaç satır insanı mutlu ediyor, ümidini artırıyor.
Direnmek gerek.
Sevgilerimle,
“Sozcuklerle kurdugun dostlugu unutmadik” dan sonraki paragraftaki tasvire tami tamina uyan kayittaki sesi duyunca sahibinin yuzunu de gormek istiyor insan.Giristeki beyitle ugurlayalim onu biz okurlar da sevenleri ile… Pasabayir daki Marmara yi uzaktan goren bir evden, Kasim in son gunu Aralik a donerken geceyarisini saatler gece…
Aralık’ın ikinci günü bitip üçüncü güne çok yaklaşmışken, Paşabayır’a en içten sevgilerimi gönderiyorum Muzocuğum. Açtım baktım haritadan, neredeymiş diye. Ne güzel bir yerdeymiş. Bir dakika evveline kadar hiç bilmediğim Paşabayır’ın kalbimde bir yeri var artık.
Sevgilerimle,